KIRIKKALE İLİ DELİCE İLÇESİ BARAKLI KÖYÜ DERNEĞİ
  SİZDEN GELENLER
 

YA SİZLER
 
                                                                                                          Merve KARATAŞ
                                                                                                        Üniv.Öğrencisi

 hakan demir
                 resim gön:HAKAN DEMİR                                                                                    

Canım sıkıldığı için yazdım.
 
     Milletin namusu, mukaddesatı ve vatan bütünlüğü tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir.
 
     Savaş; kandır, baruttur, gözyaşıdır, insanları ezmektir… Suçsuz ve günahsız çocukların ölüm tuzağıdır, mezarıdır… Savaş alanında çocuğunu düşmanlardan korumaya çalışan analarımız, cephede kanını dökmeye çalışan babalarımız, dedelerimiz, askerlerimiz ve hiçbir şeyden haberi olmayan boş gözlerle bakan çocuklarımız… Her askerin omzunda bir silah ve bu silahtan çıkan her kurşunun sahibi bir beden…
 
     Savaş alanında yaşayan insanların da ayrı bir hayat hikâyesi vardır… Açlıkları, susuzlukları, sefaletleri, her an vurulacaklarmış korkusu. Bağrışmalar, çağrışmalar ,feryatlar..Ölü sayısına kendilerinin de gireceklerini düşünmeleri.. Yaşasalar bile gelecekte kaybolma, yalnız kalma korkusu. Gencimizin,yaşlımızın öldüğü öldürüldüğü bir alan..Evimizin üzerine ne zaman bomba düşer diye beklediğimiz an…
     Sonucu ne olursa olsun düşünmeden girdikleri bu manasız hikaye aslında bir hayattır..
 
    Savaş, hoşgörünün, anlayışın yüreklerde bulunmadığı, zayıf olanı ezmekten haz duyan insanların çıkardığı eylemdir. Savaş meydanları, insan psikolojisini düşünmeyen, anlaşmanın barınmadığı, barınamadığı yerdir.
 
     Savaş zamanı, gözlerde tebessüm yoktur.Donmuş bir ifadenin yüzlerde bıraktığı kırışıklıklardan başka bir şey göremezsiniz.Öteki taraftaki insanların gözlerine baktığınız zaman; üzüntüyü ve her ne kadar acı çekseler de gözlerindeki barış umudunu, gülümsemeyi görebilirsiniz..Bunların hepsi yaşanılması gerekmeyen, insanı,insanları,geçmişimizi,geleceğimizi,şehitlerimizi,askerlerimizi,gencimizi yaşlımızı üzen, acı çektiren olaylardır.
 
     Teknoloji gelişmişliğinden yararlanarak oradaki savaşı izleyebiliyoruz. Fakat hiçbir insan kendine yakıştıramıyor, kendini savaş ortamında düşünmüyordur.
 
     Bu satırları okurken hiç düşündünüz mü? Orada acı çeken,ölen,inleyen,ağlayan, ayakkabısı olmadan hatta bir lokma ekmek yemeden,  yaralı bir vaziyette “anne,anne” diye ağlayan ve etrafa boş gözlerle umutsuzca yardım bekleyen, yardım isteyen çocukları..
 
     Ben savaş olan bir dünyada yaşamak istemiyorum.
 
     Ben gülücüklerin yarıştığı, ortalıkta tebessümlerin dolaştığı bir dünyada yaşamak istiyorum..
 
     Ben “Yurtta barış, Dünyada barış” istiyorum.
 
     Ben yeşil ağacın altındaki çeşme başında su sesini,kuş cıvıltılarının duyulduğu, kelebeklerin dolaştığı,çocukların anne ve babalarıyla top oynadığı,ip  atladığı,hoşgörülü,mutlu, yarınlardan emin bir dünya istiyorum..
 
     Düşünün dünyayı yönetmeye çalışanlar, barış çığırtkanlığı yapanlar; savaşa harcadığınız paraları çocukların, insanların mutluluğu için harcasanız ne olur. Bizler, bunları düşünürken, YA SİZLER NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ ?
                                                                                                  2001/Hasanoğlan
 
 
 
İHANETİN BEDELİ*
 
 
            H.İbrahim KARATAŞ
           Emekli Öğretmen
 
       “Başakların boş olması,
        Böcekler yüzünden değil,
        Çiftçinin ihmalkârlığındandır.”
 
        Zamanın birinde saçlarına yıldız düşmüş, sakalına kar yağmış bir kişi vardı. Geçimini bir tek ineğin sütünü satarak sürdürmektedir. Her gün, sabah namazından sonra bir bakraç sütü alır, dağ bayır demeden şehre gider satar; akşam eve dönerken ihtiyaçlarını da alırdı. Yetişkin oğlu vardı ama babasına hiç yardım etmez. Babasının getirdiği ile yetinirdi.
 
        Bir gün;
        Her zaman olduğu gibi sabah ezanından önce kalkarak ineği sağıp, sütü bakraçlara doldurur. Banyosunu yaptıktan sonra huşu içerisinde sabah namazını eda eder. Namazın sonunda ellerini kaldırarak: “Allah’ım, şükürler olsun yeni bir güne kavuşturdun. Kimseye muhtaç etmedin. Allah’ım dağdaki kurtlara, kuşlara, yeraltındaki böceklere rızklarını verirsin. Bu kulununda rızkını, helalinden ver yarabbi” der. Süt bakraçlarını omzuna alarak yola düşer.
 
        Tan ağarmakta, güneş güzel yüzünü göstermek için dağlarla mücadele etmektedir. Yeni bir güne kavuşmanın, tehlikeyi atlatmanın sevinciyle keklikler, küçük kuşlar birbirleriyle selamlaşmaktadır. Çünkü güneşin batışı bütün canlılar için tehlike demektir. Bazı tembel, uykuyu seven kuşlar ise ihtiyarın ayak sesinden ürkerek her zaman olduğu gibi sersemce gelişigüzel uçarlar.
 
        Yorulmuştu. Yolun kenarındaki bir taşa oturdu. Yorgunluk nedir pek bilmezdi, ama yorulmuştu işte. Başını iki yana sallayarak “Yorulmazdım ama ya iyice ihtiyarladım ya da bunda da bir hikmet var. Allah’ın hikmetine sual olunmaz.” dedi.
 
        Tam kalkmak üzereydi. Yarısı yırtık ayakkabısına bir ipin dolandığını gördü. İpi almak istedi. O da ne, bir yılan yavrusu… Korkmazdı, yılandan falan. Bilirdi ki bütün mahlûkatlar insanoğlundan korkar ve kaçardı. Sen ona zarar vermediğin veya vermek istemediğin zaman bütün hayvanlar insandan kaçar. Yılan yavrusuna acıdı.. Eline aldı. Tekrar taşların arasına bırakmak istemedi. O anda gözü süt dolu bakraca takıldı. Etraftan bulduğu teneke kapağına biraz süt koyarak bir ağaç altına, yılan yavrusuyla birlikte bıraktı. Ağacın yanından uzaklaşırken; yorulması, taşın üzerine oturması, yılan
yavrusunun ayağına dolaşması aklına gelmiş olacak ki “Allah Allah , bunda da bir hikmet var herhalde” diyerek gülümsedi.
 
 
   
    O gün sütü zorlanarak satmıştı. Rızkını yine kazanmıştı. Para biriktiremiyordu. Ah biraz parası biriktirse ne yapacağını çok iyi biliyordu… Her gece rüyasını gördüğü kutsal toprakları ziyaret etmekti. “ Ama buna da şükür, namerde muhtaç olmadan yaşıyorum ya:”diye geçirdi içinden.
 
        Sabah dinlendiği yere gelince gayri ihtiyari olarak baktı. Teneke kapağında süt yoktu. Birden sütün güneşin etkisiyle buharlaştığını düşündü. Yoluna devam etti.
 
        Ahıra girdi. İneğine baktı. Samanını, yemini, suyunu verdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra derin bir uykuya daldı.. Yine rüyasında mukaddes topraklardaydı, o mübarek yerleri geziyordu.
 
        Sabah namazını eda ettikten sonra yola koyuldu. Dün dinlendiği yere gelince duraladı. Etrafına bakındı. Kendisini biri bekleyecekmiş gibi. Gözü ağaç altındaki kapağa takıldı. Hiç bir şey düşünmeden kapağı aldı, biraz süt koyduktan sonra kapağı aldığı yere bıraktı. Kapağı bırakırken de kendi kendine hem söyleniyor, hem de gülüyordu “Sanki yılan yavrusu gelecek, bu sütü içecek” diye.
 
        Akşam köyüne dönerken baktı. Süt yine yok olmuştu. “İnşallah sütü o küçük yılan yavrusu içmiştir” diye düşündü. Tebessüm ederek yoluna devam etti.
 
        Ertesi sabah evden eski bir tas getirmişti. Sütü artık bu tasa koyacaktı. Öylede yaptı. Tasa süt koyma işi bir iki ay devam etti.
                                                       ***
        Bir akşamüstü yine yorgun evine dönerken o malum yere gelince durdu. Ağacın altından bir şey parlıyordu. Ağacın altın gitti. O da ne. Bir altın. Etrafına bakındı. Kimse yoktu.
 
        Arka tarafında, otların arasında bir hışırtı duydu. İrkildi. Kocaman bir yılan. Korktu. Kaçmak istedi ama kaçamadı. Dizlerinin bağı çözülmüştü sanki. Aslında yılandan korkmazdı. Bir anlık refleks olsa gerek. O kocaman yılan ona bakıyordu. Hareketsiz bir müddet bakıştılar. Yılanda en ufak bir hareket yoktu. Başını sağa sola salladı.” Bunda da bir hayır var “ diye düşünmeye başlamıştı ki yılan; “Ey ihtiyar, beni iyi dinle: Beni tanımadın. Tanımanda mümkün değil. Beni tanıdığında ben küçücüktüm. Şimdi büyüdüm. Tabi senin sayende. Her gün bana süt bıraktın. Bana o sütleri bırakmasaydın belki ölecektim. Hele ilk gün beni sevmen, bana süt bırakman karşılıksız kalacağını mı zannettin. Hayvanlar âleminde hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz. Siz insanlarda nasıldır bilmem… O altın senin. Her gün sana bir altın bırakacağım, sende bana süt. İhtiyar ne yapacağını şaşırmıştı. Ağzından sadece “olur.” sözü çıkmıştı.
                 
 
 
 
                                                     
                                                     ***
 
        Bu anlaşma uzun müddet devam etti. İhtiyar her gün süt bırakıyor, akşam eve dönerken de bir altını alıyordu. Yılanla her zaman karşılaşmıyor. Arada sırada karşılaşıyor, Sohbet ediyorlardı.
 
        Artık hayalini gerçekleştirme zamanı gelmiştir. Parası ve altınları vardı. Altınları bozdurarak Kutsal Topraklara gitmeye karar verdi. Hacca gidecektir. Mutludur, sevinçlidir. Fakat… İnekleri ve yılanı düşünmektedir. “Ben Hac vazifemi yaparken bunlara kim bakar” diye… Oğluna güvenmiyordu. Oğlu çalışmayı sevmiyor. Sabah akşam uyumak, gezmekten başka bir şey düşünmüyordu çünkü.. Ama oğluna güvenmekten başka çaresi de yok. Her gece rüyasını gördüğü kutsal topraklara gitmeliydi.
 
        Oğlunu bir gün karşısına alarak “Bak oğlum, ben yaşlandın, param da var, ben Hacca gitmek istiyorum. Hacdan dönene kadar senin rızkını da hazırladım. Senden bir isteğim var; ineğime iyi bak. Bir de her sabah ineği sağ, bir tasa süt koy, karşı dağ yolunda bir ağaç var. Sana o ağacı gösteririm. O süt dolu tası ağacın altına bırak. Yaşlı ve kocaman bir yılan gelir o sütü içer. Tasa da bir altın bırakabilir, bırakmayabilir de. Bıraksa da, bırakmasa da sen her gün sütü götür. Bana her gün bir altın bırakıyordu.” dedi.
 
        Oğlu bu işe hiç sevinmemişti ama her gün bir altın vardı işin sonunda. “Ne olacak sanki sabah sütü bırakır, akşam altını almaya giderim, hem de gezmiş olurum” diye düşünüp “Tamam baba, sen hiç merak etme, o işi hallolmuş bil” dedi.
 
        Aksakallı baba oğlunun bu sözüne güvenmese de yapacak başka çaresi de yoktu.
                                           ***
        İhtiyar baba, gözü arkada kalsa da Hac vazifesini yapmak üzere yola çıkar. Uzun ve meşakkatli, meşakkatli olduğu kadar manevi haz duyarak yaptığı günler süren yolculuktan sonra mukaddes topraklara ulaşır. Vazifelerini yapmaya başlar.
 
                                                      ***
        Yaşlı adamın oğlu, babası gittikten sonra babasının dediklerini yapmaya başlar. Her gün ağacın altına sütü bırakır. Akşam tasın içindeki altını alır. O gün aldığı altını bozdurarak harcamadan eve gitmez. Yalnız babasının gözü gibi baktığı ineğe bakmak zor gelir. Bu inekten kurtulmak gerekir. Ama nasıl? İneği satsa süt lazımdır. Ona da çözüm bulur. Her gün komşudan belirli miktarda süt satın almayı düşünür. Aradığı sütü bulduğu için ineği satar…
 
        İneğin parası, yılanın tasa bıraktığı altın ile gününü gün etmektedir. İneğin parası bitince, bir altın az gelmeye başlar. Aklına kurnaz bir fikir gelir. Yılanı takip ederek altınların yerini öğrenmek.
 
 
 
 
 
 
        Yine bir gün sabah sütü bırakır. Çalıların arkasına saklanır. Aradan kısa bir zaman geçince yılan gelir. Sütü içer. Tasa da ağzından bir altın bırakır gider.
 
        Oğul, şaşırır.”altın yılanın midesinde” diye söylenir. Altınlara sahip olmanın kolay olacağını düşünür ve planını yapar. Sabah sütü getirecek, yılan sütü içtikten sonra ağzından altını bırakacağı zaman onu öldürerek, karnındaki bütün altınların sahibi olmak.
 
        O gece, heyecandan uyuyamamıştı, sahip olacağın altınları saymaktan. Sabah erkenden komşudan satın aldığı süt ile birlikte evde bulunan küçük baltayı da alarak yola koyulur.
 
        Sütü ağacın altına bıraktı. Yılanın gelmesini beklemeye başladı. Yılan tasın yanına gelerek sütü içti. Ağzından altını tasa bıraktığı anda arkadan bir ses duydu. Arkada elinde balta ile biri kendisine doğru gelmekte idi. Oğul ise; biraz sonra kavuşacağı altınların heyecanı ile baltayı yılana doğru salladı. Yılan kendini otların, çalıların arasına atayım derken baltanın ağzını kuyruğunun üzerinde hissetmiş, kuyruğu yarısı gitmişti. Can havliyle geri dönerek zehrini oğlun üzerine boşalttı. Oracıkta açgözlü oğlanı öldürdü.
 
                                                       ***
        Hac vazifesini yapan baba köye döndüğünde evini viran buldu. Ahır boş, evladı ölmüş. Ne yapacağını şaşırdı. Aradan günler geçtikten sonra kendine geldi. Oğlunun ölüm sebebini öğrendi. Bütün acılara rağmen hayat devam ediyordu. Karnını doyurması, ihtiyaçlarını gidermesi gerekiyordu. İneği de yoktu ki sütünü satıp ihtiyaçlarını alsın. Tek çare yılanla konuşmak yeniden dost olmak…
 
        Günlerce, sabahtan akşama kadar ağacın altında yılanı bekledi. Nihayet yılan “günlerdir buradasın, kimi bekliyorsun?” diyerek yaşlı adamın yanına yaklaştı. Yaşlı adam çok sevindi yılanı gördüğüne. Gözleri parladı, sevinçten delireceğini zannetti bir an. Yılana “haylaz, iş bilmez oğlum ineğimi satmış, sana da kötülük etmiş. Olanları unutalım. Eski günlerde olduğu gibi dost olalım. Ben sana süt getireyim, sen de bana her gün bir altın ver.” dedi.
 
        Yılan ses çıkarmadan dakikalarca düşündü. İhtiyar yılandan gelecek cevabı bekliyor, zaman geçmiyordu. Yılan ihtiyardan biraz uzaklaşarak “senin dediğin bu dostluk olmaz.” deyince ihtiyar” ama neden?” cümlesi ağzından çıkıverdi. Yılan gözlerini kısarak “Beni iyi dinle ihtiyar dostum: BENDE KUYRUK ACISI, SENDE EVLAT ACISI OLDUĞU MÜDDETCE DOST KALMAMIZ MÜMKÜN DEĞİL.” dedikten sonra çalıların arasına akıp gitti.
 
    İhtiyar bu cevap karşısında donup kalmıştı. Boynu bükük, mahzun, ne yapacağını bilmez bir vaziyette evin yolunu tuttu.
 
*Bir halk hikâyesi.                                                               Aralık2007/Hasanoğlan




GÖZYAŞI*
 
                                                                                                           
H.İbrahim KARATAŞ
                                                                                                            
Emekli
Öğretmen
 
 
     Beton yığınlarını, yüksek bir yerden, bir ağaç altından seyretmek, düşünmek sizleri ne kadar mutlu eder bilemem..
 
     Uzaktan “Erzurum’a kar yağsa,
                   Rize’de üşüyorum.
                   Bir asker şehit olsa,
                   Yanıp tutuşuyorum.’ diye başlayan Türk Milletinin ortak duygusunu, düşüncesini anlatan bir türküyü, bir nameyi duymak, büyük bir zevk olduğu gibi kafamızı ellerimizin arasına alıp düşünmemiz gereken bir konu.
 
     İnsanoğlu kötülüklerle mücadele etmiyorsa hayvanlaşmıştır.
 
    Toprak yeşille mutludur, mesuttur, bahtiyardır.
 
    İnsanlar yaptığı iyilikler ve yapmayı düşündüğü fikirlerle kendini bahtiyar hissetmelidir. Karanlığa küfretmektense, karanlığı aydınlatmaya çalışan ateş böceği olmalı yahut karanlığa bir kibrit yakmak için mücadele etmelidir.
 
    İnsanlar, geçmişe yönelik bir yılın, bir ayın, bir haftanın, bir günün hatta bir saatin hesabını yapmalıdır. Dünün muhasebesini iyi yapamayanlar, yarınlarından emin olamazlar. Eğer biz millet olarak tarihimizden gerekli dersi alırsak iki binli yıllara planlı programlı girersek Türk İslam mührünü dünyaya hâkim kılarız. Dünyayı keşmekeşliğe sürüklemeye çalışanlara; Türk İslam ışığıyla dolan ellerimizi karanlık güçlerin üzerine demir yumruk gibi indirebiliriz.
 
     Bu ülkede yaşayan, bu ülkenin nimetlerinden faydalanan her insanın dertleriyle dertleşmeliyiz. Bir ağacın küçük bir dalını kırınca o asırlık ağaç kocaman gövdesine de bakmadan gözyaşı döker. Döktüğü o gözyaşında ne sırlar, ne hikmetler gizlidir. Hiç düşündünüz mü?
 
     Gökler, bulutlar ağlayınca su olur; neticede bununla canlılar hayat bulur. Fakat bedenlerin kana bulandığı, ızdırapların çoğaldığı yerde hep gözyaşı vardır. Ağacın ağlaması, gökyüzünün ağlaması, insanoğlunun ağlaması nedendir?
 
     Yoksa ızdırabı dindiren bir ilaç mıdır ki her acının, sızının, elemin karşısında hep gözyaşı döküyoruz.
 
     Yoksa acze düşen bedenin ruhen isyanı mıdır, ruhun dinlenmesi midir?
 
     Türk Milletini kaderde, kıvançta, tasada ortak yapmak için mücadele eden bu uğurda binlerce şehit veren gençlerin feryadı, gözyaşları niye….Asırlık çınarın altında binlerce ot yetişir.Araya karışan birkaç yaban otunu da o asırlık çınarın dalları  atmasını bilir.Türk milletinin bir ferdi olarak hak bildiğin yolda yalnızda olsa arkana bakmadan yürüyeceksin..Bu yolda yürürken;bir demet gelincik toplamak için ayaklarının altında binlerce küçük ota, çimene zarar veren, onların gözyaşı dökmesine sebep olanlardan olmayacaksın, olamazsın da..Çünkü sen Allah’ın yaratıklarının hepsini seviyorsun.
 
     Bu devlet, bu millet alevisi, sünnisi, lazı çerkezi, yörüğü, kürdüyle bir bütündür. Bunlar asırlık çınarın dallarıdır. Milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY İstiklal Marşı’nda
     “Ulusun, korkma nasıl böyle bir imanı boğar,
     Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar.” diyerek imanın karşısında medeniyet çığırtkanlığı yapanların sonlarının hüsran olacağını yıllar önce dile getirmiştir.
 
     Analarımızın tarlalarda, annelerimizin plajlarda bronzlaşır. Bırak gününü gün edenleri. Bırak yarını ve gelecek nesli düşünmeden yaşayanları. Bırak manavdaki meyveler gibi kendilerini sergileyenleri. İman ehli olanlar, iffetini, namusunu, mukaddes değerlerini yirmi dört ayar altını kutusunda saklar gibi muhafaza edenlerdir.
 
     Bu kutsal davanın yiğit evlatları; davanız ağır, ağır olduğu kadar da bu dünyada mükâfat beklemeyin, mükâfatı yok.
 
     Siz ki;
   Ahmet Yesevi dergâhından feyz alarak Anadolu’ya Türklüğü, İslamiyeti yaymaya çalışan Tabduk Emrelerin, Mevlanaların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşi Velilerin, Akşemsettinlerin ilim pınarından su içtiniz, o deryada yıkandınız.
 
    Siz ki;
    Eline, beline, diline sahip olan bir milletin evladısın.
 
    Siz ki;
    Kalkınmayı, ilerlemeyi, huzuru fertte aramayan, sensiz bir hiçiz, seninle daha güçlüyüz diyerek dergâhını herkese açan; güneşin ışıkları gibi bütün insanları aynı oranda ısıtan bir olalım, diri olalım diyen bir ocakta ısındınız, piştiniz.
 
    Siz ki;
    Üç buçuk soysuzun arkasında zağarlık yapan, geçmişine söven bir ocakta değil; geçmişine sahip çıkan, geçmişin hatalarını kabul eden o hatadan ders çıkaran bir ocakta yetiştin.
 
    Siz ki;
    Kurtuluş Savaşı’nda 90’lık dedelerin, ninelerin, 20’lik kızlarımızın, bıyığı yeni terlemiş delikanlılarımızın, “biz ölelim ama vatan kurtulsun, vatan toprağına düşman basmasın” diye mücadele eden, kanını, canını veren binlerce isimsiz şehitten birinin torunusun.
 
    Siz ki;
    Güzel yurdumuzun, cennet vatanınız Türkiye için büyük devlet adamı, eşsiz komutan Mustafa Kemal Atatürk’ü kendilerine maske edenlerin karşısına dikilerek gerçek Atatürkçülüğün; vatanı ve milleti sevmede bizlere bıraktığı mukaddes emanetlere sahip çıkma ile olabileceğini gösterecek güçte ve kudrette bir nesilsiniz.
 
    Kendinize güvenin. Çünkü Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. Kendinize güvenerek, içinde bulunduğunuz yüzyılın teknolojisini kullanarak, ilimle, barış ve hoşgörü ile sizlere umut bağlayan, inançları yüzünden ızdırap çeken mazlum insanları kurtarasınız
 
     .Gözyaşının akmadığı, savaşsız bir dünya senin elinde, dilinde, gönlünde yiğidim. Umut sende asil Türk gencim. Allah yar ve yardımcın, yolun açık olsun.
                                                                                              1997/Hasanoğlan
*Mahalli bir dergide yayınlanmıştır
 




DÜŞÜNMEYE DAVETİM VAR
 
                                                                                                                Serdar YÖRÜKOĞLU
                                                                                                                
 
                                                       Yüzlerinin ve gözlerinin rengi farklı olsa da;
                                                    İnsanların gözyaşlarının rengi hep aynıdır.
 
     İnsanların kendisini sevmesi, kendisi ile barışık olması ne güzel bir duygudur.
 
     Kendini sevmeyen, kendisi ile barışık olmayan insanların yüzünden toplumlar, millerler dolayısıyla dünya ne hale geliyor, hiç düşündünüz mü?
 
     Etrafınıza bakınız zengin fakiri, güçlü güçsüzü, büyük küçüğü ezmekle meşgul.
 
     İnsanlar buna mı layık… Hayır, insanlar, güzelliğe,mutluluğa.Bu koskoca dünyada barış,kardeşlik ve hoşgörü içerisinde yaşamaya layıktır.
 
     Nerede kaldı “Doğuda bir insanın ayağına diken batarsa; batıdaki insan onun acısını hissetmiyorsa o insanın imanından, insanlığından şüphe ederim” sözü.
 
     Etrafımıza baktığımızda acı ve çekilmez olaylarda dahi bir güzellik görmek istiyorum.Kan,barut kokan bir ortamda,demokrasi nutukları atan,kendisi ile barışık olmayan insanlardan bıktık.Nefsine hakim,herkesin hakkına saygı gösteren,herkesin hakkını veren insanların çokluğunu görmek istiyorum..
 
     Yurdumuzu,dünyayı gezerken gül bahçesinde bülbül sesleri arasında geziyormuş gibi gezmek istiyorum..
 
     Kurtuluş Savaşı’nda nasıl atalarımız bizlerin bağımsızlığı için şehit olmuşlarsa onların bıraktığı vatanımızda rahat yaşıyorsak, bizden sonraki nesillerin de rahat yaşamasını, yarınlarının güvence altına alındığı bir ortamda hayatlarını devam etsinler istiyoruz.
 
     Akıllı(!) füzelerin ne zaman karşımıza çıkacağını, bizleri nerede yakalayacağını düşünmeden yaşamak istiyoruz
 
     Üçbeş ne idiğü belirsiz insanların peşinden giderek üç-beş dolara insanların, çocukların, kadınların pazarlanmadan hayatlarını devam ettiği bir dünyada yaşamak istiyoruz.
 
     Akşam evine giderken boynu bükük, mahzun, umutsuz babaların artık tarihin sayfaları arasında kalmasını istiyoruz.
 
     Bizler, sizler, onlar,insanım diyenler; Akşam yatağınıza yattığınızda kendinizi hiç imtihan ettiniz mi?
 
     *Bugün kendim için ne yaptım?
     *Bugün ailem için ne yaptım?
     *Bugün yaşadığım toplum için ne yaptım?
     *Bugün milletim, devletim için ne yaptım?
     *Bugün insanlık için ne yaptım?
     *Bugün ALLAH için ne yaptım?
     Eğer kendinizi imtihan etmemiş iseniz; şu andan itibaren kendi kendinizi imtihan etmeye DAVET EDİYORUM..                                                      2002/Hasanoğlan    







Resimleri ve Yazıları degerli emekli öğretmenimiz H.İbrahim KARATAŞ Abimiz göndermiştir kendisine bu duyarlılığı için teşekkür ediyoruz













İBİLİ DEDE
H.İbrahim KARATAŞ
Emekli Türkçe Öğretmeni

“Gençler hayalleri ile
İhtiyarlar anılarıyla yaşarlar.”

Yorgundum. Biran önce eve gitmek,balkona oturmak, etrafı seyretmek, insanların telaşına, tabiatın canlanması ile ilgili kendimce yorumlar yaparak dinlenmekti.
Öyle de yaptım. Balkonun bir kenarında duran sandalyelerden bir tanesini çekerek oturdum.Başladım etrafı seyretmeye.
Karşıdan arabaların geliş gidişleri, öğrencilerin okul çıkışları yolun kenarından yürürken biran duraklayıp dakikalarca aynı yere bakmalarını seyrettim.
Bahçemizde, balkonun hemen önündeki ağaçların dün kırmızı bir elbise giymişlerdi. aradan bir gün geçmiş olmasına rağmen kırmızı elbiselerini çıkarmışlar beyaz gelinliklerini giymişlerdi. Hem de kimseyi rahatsız etmeden, kimseyi incitmeden..Gülümsedim.İnsanlarda görevlerini yaparken kimsenin ikazına meydan bırakmadan, kimseyi rahatsız etmeden yapsalar ya…
Dün kırmızı bir elbisesi olan ağaçlar, bugün beyaz gelinlik giymişlerdi.. Ne de güzel yakışmıştı kırmızı beyaza…
Ağaçları izlerken karşı yoldan acı bir fren sesi ve klakson sesi ile daldığım hayalden uyandım. Yine karşı yoldan aşağı yukarı giden insanlar, yavaş yavaş isteksiz adımlarla ilerleyen öğrenciler..Kalabalığın içinde birbirlerine dayanarak yürümeye çalışan iki ihtiyar dikkatimi çekti. Nasıl da birbirlerinin ellerini sıkıca tutmuşlardı.
Onları düşündüm. Nasıl bir hayat sürmüşlerdi? Neye ağlayıp, neye gülmüşlerdi? Gençlik çağlarında neler yapmışlardı? Düşünmeye dalmışım. Eşimin sesiyle İrkildim. O da okuldan gelmişti.
İçeri girdim. İki yaşlı ihtiyar beni etkilemişti. Baraklı köyümü,rahmetli anamı, babamı, dedemi, ebemi, dayımı düşündüm. Gurbette olan iki ciğerparem oğlumu, kızımı düşündüm.
Karmaşık duygular içerisindeyim. Bu düşüncelerimle ilgili iki satır yazı yazmalıyım Ama ne…
***
Hani dönmek ister yaşlılarımız.Hani hep “ah keşke” deyip pişman oldukları davranışları, boşa geçirdiği günler vardır.Hep geriye dönmek, hep o delikanlılık çağlarını, genç kızlık dönemlerini tekrar tekrar yaşamak isterler.Belki günün her saati, her dakikası bunu düşünür dururlar.Tekrar geriye dönmek, genç olmak, gençliğin verdiği enerjiyle yaşamak..Ama artık onlar için çok geçtir. Ancak onların güçleri ufka bakarak iki damla gözyaşına yeter. Onlarda ihtiyarladıklarının farkındadırlar ama kabul etmezler.
Gençlik, yaşanması, tükenip bitmesi çok kolay fakat anlamını anlatmak oldukça uzun ve güç… Gençlik dönemi hiç bitmesin dediğimiz dönemdir.Hayaller kurduğumuz dönemdir gençlik. Hayatın tadı gençlikte anlaşılır.Zevk, sefa, mutluluk, üzüntü, gözyaşı, kahkahalar gençliğin insana yaptığı cilvelerdir.
Biraz önce kaldırımda yürüyen onlarca genç vardı. Ama birbirine sıkıca tutunarak yürümeye çalışan İbili Dede ile Kamer Ebe de tıpkı onlar 50-60 sene önce gençtiler.
Gençlik, kimilerine göre yoğrulmamış bir parça hamur, işlenmemiş bir elmas, sulanmamış bir fidan.Hamur şekil almayı,pişmeyi, elmas değer kazanmak için işlenmeyi, fidan sulanmayı bekler, büyüyüp meyve vermek için…
Kimilerine göre bir aydır gençlik.Karanlık gecelerde kötüleri aydınlığa çıkaran, belki de geceyi hoş, esrarengiz bir havaya büründüren.
Kimilerine göre bir güneştir gençlik. Yağmurlu havalarda bulutların arasından sızmak isteyen bir meltem esintisidir. Belki de gençlik minik serçelerin, afacan kedinin ıslanmış tüylerini kurutmak isteyen, kurutmaya çalışmaya çalışma düşüncesidir.
Belki de gençlik İbili Dedenin ruhunda, Belki de Kamer Ebe’nin seneler boyu heyecanla işlediği cehizlik nakışında gizlidir.
Hani baharda yeşermek isteyen yapraklar, tomurcuk halleriyle açmak isteyen heyecanlı güller vardır bahçelerde.”Yaz olsa da doyasıya uçsam, yavru kuşuma uçmayı öğretsem” diyen serçeler, martılar, keklikler vardır.Tabiatta ağaçlarda, böceklerde, kuşlarda hep heyecan vardır.Hepsi yaşama sevinci içindedirler. Hepside yeni doğan bir güne yeni umutlarla bakarlar, yeni bir gençlik heyecanı yaşarlar kendilerine göre.
Gençler, her zaman bir mevsim rüzgar beklerler ruhlarını coşturmak,heyecanlandırmak için. Her olay onlar için bir umuttur, bir tecrübedir. Her bekleyiş onu hayata bağlayan bir değerdir.
Kamer Ebe,İbili Dede’yle evlenirken diktiği fidan,bahar yaklaştıkça dallarından beyaz çiçekler fışkırıyor. Belki de bu fidan Kamer Ebe ile İbili Dedenin mutluluğu için çiçeklerini açıyor, meyve veriyor, gençliğini harcıyor. Sizler evlatlarınız için, torunlarınız için neyinizi harcamadınız ki…
İbili Dede, Kamer Ebe köyün ortasındaki çeşmede bana baktı, güldü diye mutluluktan evin bahçesini gül bahçesine çevirmemiş miydi.Her sene o gül bahçesi yüzündeki çizgilere, belinin bükülmesine, ellerindeki nasırlara aldırmadan her bahar güzel kokularını, renklerini saçmadılar mı etrafa? Senin her sene gençlik ruhunu tazeleyip coşturmadılar mı? Kamer Ebe’nin ilk günlerdeki gibi İbili Dede’yi sevmesini sağlamadılar mı?

***
Yolda yürümeye çalışan iki ihtiyar; İnşallah yüzünüzde tebessüm, yüreğinizde ve gönlünüzde gençlik aşkı,her gün elinizde birbirinize etrafa güzel kokular saçan dikenleri alınmış bir buket gül vererek mutlu yaşarsınız…
Selam gençlere, selam kendini genç hissedenlere… 2005 Hasanoğlan






---------------------------

 

DÜNDEN BUGÜNE BARAKLI KÖYÜNDE TARIM VE HAYVANCILIK

      Baraklı köyünde tarımın ve hayvancılığın dününü ve bugünün inceleyebilmek için, 1960 yılından 1975 yılına kadar ayrı, 1975’ ten günümüze de ayrı bir kategori de incelememiz gerekir.

        Aslında 1960’ lı yıllarından 1975’ li yıllara kadar yapılan tarım ve hayvancılık ürün ve kazanç açısından bugünlerden çok daha iyiydi. O yıllarda tarım bu günlere göre ilkel metotlarla yapılıyordu, atlarla, katırlarla ekim yapılıyor, oraklarla biç

 
  SİTEMİZE TOPLAM 45269 ziyaretçi GİRİŞ YAPMIŞTIR  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=